Günümüzde İslam Dünyası

İSLAM DÜNYASI ÇÖZÜMLEMELERİ

DERS NOTU – 4

Son yüzyıl içerisinde daha önceki dönemlere kıyasla İslam coğrafyası merkezli ciddi olaylar cereyan etti. Moğollar ve Haçlılar tarafından baskı gören İslam dünyası, özgüveni sayesinde toparlanmış ve ayağa kalkmıştı. Batılı devletlerin 15. ve 16. yüzyıllarda yaptığı okyanus aşırı seferler sonucunda başlattığı coğrafi keşiflerin etkisi ile ortaya çıkan merkantilizm ve bunun devamında ortaya çıkan kapitalizm, emperyalist hedefler doğrultusunda bir asır önce Afrika kıtasının genelinde yaptığı gibi İslam coğrafyasını da tarumar etti. 1. Dünya Savaşına gidilen süreçte Osmanlı Devleti zayıflatılıp ardından yıkılarak Kudüs’ün, Mekke ve Medine’nin hamisi olan ve ehl-i sünnet çizgisini takip eden coğrafya, yani Anadolu, Ortadoğu’dan koparılmıştır. Bunun neticesinde sahipsiz kalan bir Ortadoğu’dan bahsedebiliriz. Bu kopukluk neticesinde maddi ve manevi değerlerimize yönelik ciddi bir savunmasızlık durumuna bu şekilde geçmiş olduk.

19. yüzyıl içinde ortaya çıkan iki dünya savaşının ve bir soğuk savaşın ortaya çıkardığı yeni dünya düzeni olarak isimlendirilen hadise neticesinde İslam dünyası kendisini bir kaosun ortasında buldu. 1916 yılında Sykes-Picot antlaşması ile birlikte Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki toprakları İngiltere ve Fransa arasında taksim edildi. 1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile dünyanın çeşitli yerlerindeki Yahudilerin Filistin’de toplanarak bir devlet kurmalarına olanak sağlanmıştır. Bu doğrultuda İngiltere Filistin’i işgal etti.  Pratik ve Politik Siyonistler, organizeli göç planları ile Filistin coğrafyasındaki Yahudi popülasyonunu arttırmaya yönelik bir politika oluşturarak, bölgede yaşayan yerli halka rağmen bir devlet kurma çabası içine girdiler. Böylelikle Müslümanların ilk kıblesi olan, Miraç hadisesine şahitlik eden ve 3 semavi din için de önemli olan Kudüs, Siyonistlerin işgal girişimine maruz kaldı. 1948 yılı öncesinde ve sonrasında planlı ve organizeli bir şekilde Siyonistlerin Filistin topraklarını işgali ve Filistin halkına uyguladığı baskı ve şiddet kanayan yaramız oldu. Haganah ve Irgun gibi yapılar silahlı saldırılar yaparak Filistinlileri katlederken, Histadrut ise Filistin coğrafyasının sistemli bir şekilde ekonomik işgalini organize ediyordu. 1948 yılından sonra İsrail Devletinin varlığına en büyük tehdit İslam dünyasıydı. İslam dünyası, Filistin’in bu işgaline karşı refleksler geliştirdi. Bunlardan biri de 1969 yılında kurulan İslam Konferansı Teşkilatıdır. Daha sonra ismi İslam İş Birliği Teşkilatı olarak değişen organizasyonun günümüzde 57 üyesi bulunmaktadır. İslam İş Birliği Teşkilatının faaliyetleri Filistin konusunda beklentileri karşılayamamıştır. Bunun sebebi ise İslam ülkelerinin tam bağımsız siyasi, ekonomik ve askeri yapılarının olmaması, önceliklerinin farklı olmasından kaynaklanan çıkar çatışması ve iş birliği kültürünün oturmamış olmasıdır. Bu problemlerin günümüzdeki yansımalarını da derinden hissetmekteyiz.

Politik Siyonistler,  Filistin’de bir “Yahudi Devleti” nin kurulması için uluslararası arenada İngiltere, Amerika gibi devletlerin desteğini almak ve Filistinde bir Yahudi devletinin kurulması için hukuki-siyasi zemin oluşturmaya yönelik çalışmalar yürüten siyonistlerdir.

Pratik Siyonistler, politik siyonistlerin uluslararası arenada istediği verimi alamaması ile sahada, silahlı örgüt kurarak (Haganah, Irgun), Aliyah (göç) organize ederek, yerleşim yerleri kurup ve eğitim kurumları açarak Siyonist hedeflere ulaşmak için pratik çalışmalar yaptılar.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen şu bir gerçektir ki istatistiklere göre 2050 yılına kadar Latin Amerika, Avrupa, Rusya ve Hindistan gibi gayrimüslim oranının yüksek olduğu coğrafyalarda Müslüman oranında ciddi bir artış olması beklenmektedir. Bu sebepten Batılı devletler başta olmak üzere birçok gayrimüslim ülke çıkarları için İslam ülkeleri ile ittifak kurmanın ve Müslümanlara yönelik politikalar geliştirmenin peşindedirler. Örneğin Almanya almış olduğu Müslüman göçmenlerin kendi toplumuna entegrasyonu için ciddi çalışmalar yapmaktadır. 

Batı, dini ve ahlaki değerlerini tüketerek fiilen çökmüş vaziyettedir. Bir yerde elektrik kesilince veya pandemi gibi olağanüstü bir durum gerçekleşince yağma gerçekleşiyorsa orada insani değerlerden, ahlaktan söz etmek mümkün değil. Amerika’da, İngiltere’de bir şehirde elektrik toptan kesilirse insanlar yağmadan korkuyor. Pandemi sürecinde ABD’de silah satışlarında ciddi artış oldu. Muhakkak bunların bir kısmı yağmadan korunma için tedbir amaçlı idi. Suriye olaylarında ve mültecilere karşı tavırlarda Batı’nın ne kadar demokratik ve insan haklarını koruyucu olduğunu gördük. İnsan haklarının, demokrasinin çıkış yeri olarak kendisini gören Yunanistan’ın mültecilere gerçek mermi sıktığını gördük. Avrupa’da aydınlanmanın önünü açan Almanya’nın mülteciler için çok farklı talepleri olabiliyor. Refah durumu en yüksek olan İskandinav ülkeleri, mültecileri “ülkemiz dolu” diyerek alamıyorlar. Bunlar, Batı’nın bize dayattığı fikirlerin, değerlerin temellerinin kendilerinde olmadığını gösteriyor.

Batı ile iş birliğini tercih eden bazı İslam ülkeleri, İslam dünyasının birliğine aykırı çatlak seslerin çıkarmakta ve ortak menfaatlerimizde tavizkar olmaktadırlar. İsrail’in cüretkar davranışının sebebi de bundan kaynaklanmaktadır. Yine de İslam dünyasında yavaş yavaş siyasi bilinçlenme olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar Arap Baharı ile kötü bir netice olsa da halklar bir şeyleri değiştirebileceklerini öngörmeye başladı. Tabii şunu belirtmeliyiz ki Arap Bahara tam olarak organik bir hareket değildi. Arap Baharının temelinde birtakım Batılı istihbarat servislerini olduğunu görmek zor değil. Sovyet sonrasında bazı ülkelere de demokrası getirme programları uygulandı.

Rusya

Rusya’nın Çeçenistan, Dağıstan gibi yakın zamanda çatışma yaşadığı Müslümanlar ve bazı yasaklarla ikinci sınıf muamele gören Tatar Müslümanları ile bir potansiyel sorun yaşaması muhtemeldir. Rusya’da ise Hıristiyan halk arasında doğum oranının azalması ile Müslüman oranında gözle görülür bir artış gözlemlenmektedir. Bu sebepten Rusya, federal yapısını koruyabilmek için kendine bağlı Çeçenistan, Tataristan ve Başkurdistan gibi özerk bölgelere daha ılımlı bir politika gütmektedir. Belli aşamalarda bu topluluklar uyanışa geçebilir. Azerbeycan, Kazakistan, Özbekistan gibi ülkeler muhafazakar milliyetçi bir anlayış içerisinde bağımsızlıklarına giden yolu açtılar. Bu tecrübeyi göz önüne alırsak Rusya içerisindeki Müslüman toplulukların güçlü bir organizasyondan sonra Rusya’nın federasyon olarak kalabileceğinin garantisi yok.

Hindistan-Pakistan

Hindistan’da 200 milyon civarında Müslüman bir nüfus yaşıyor. Hindistan’da en çok acı çeken Müslümanlar Assam Müslümanları. Bu kardeşlerimiz resmi olarak yaşıyor gözükmüyorlar ve Bangladeş’e sürülmek isteniyor. Şayet Pakistan ve Bangladeş Hindistan’dan ayrılmamış olsaydı bugün Hindistan’ın en büyük güçlerinden olabilecek Müslümanlar belki ülke yönetiminde olacaktı. 

Doğu Türkistan

İslam dünyasında ezilen uluslar arasında yer alan Doğu Türkistan, ilerleyen zamanlarda İslam ülkelerinin politik ve ekonomik standartlarının yükselmesinde önemli bir unsur olacaktır. 

Üçüncü Dünya Ülkeleri

Bir zamanlar üçüncü dünya ülkelerine hamilik yapmayan çalışan Rusya, emperyal anlayış ile o ülkeleri tahakkümü altına almaya çalışınca kabul görmedi. Ancak bugün Türkiye’nin hasbi gayretiyle, yani gidilen yeri sömürme değil de değer götürme anlayışı ile yavaş yavaş üçüncü dünya ülkelerine hamilik yaptığını görüyoruz, özellikle de Bolivya’da. En azından büyük oranda bu toplumların hafızasında Türkler olumlu bir yer kazanıyor.

Önümüzdeki 50 sene içerisinde Müslümanlar dünyada günümüzde olduğundan çok daha fazla söz sahibi olacağını öngörebiliriz. Türkiye’nin bölgesel güç olması ise çok yüksek bir ihtimal olduğunu söylememek mümkün. Avrupa, Amerika ve Rusya bunun önüne çok geçmek istemiyor veya geçemiyor çünkü bu bölgede istikrar gerekiyor. Herkesin burada yatırımları olması, enerji hatlarının Türkiye’den geçmesi ve Türkiye’nin yüksek lojistik avantajı olması bizi güçlendiriyor.  

İslam dünyasının önünde iki seçenek bulunmaktadır. Ya Batı tarafından kendisine biçilmek istenen gömleği giyecek, yani Müslümanlar tahakküm altına alınabilen, yumuşak güçle kontrol altına alınabilen bir kitle olacak. Ya da Müslümanlar ipleri kendi eline alarak dünyaya yeniden nizam verebilecek bir medeniyet görüşünü hakim kılmak için çabalayacaktır. Eğer İslam dünyası ikinci seçeneği seçerse, potansiyelinin farkına vararak gelişmişlik düzeyi, politik ve ekonomik seviyesinin artması ile bir güç olarak dünya sahnesinde yer alarak Müslümanların özgürlüğünün önü açılacaktır. Bu sebepten Müslümanların sırtında çok büyük bir yük vardır. Bunun için çok fazla çaba sarf etmek  gerekmektedir. Ne de olsa “Kader gayrete aşıktır”.


Önceki Ders Notu: Reformasyon-Gelenekselcilik Geriliminin Arka Planı